EVRENİN DEFTERİ
Mantarlar Serisi · Bölüm I

Ne Bitki Ne Hayvan: Mantar Aslında Nedir?

Markette sebzelerin arasından aldığımız mantar… ne sebze, ne bitki. Üstelik bize, bir maruldan çok daha yakın. Defterimizin ilk sayfasını, en çok tanıdığımızı sandığımız ama en az tanıdığımız canlıya ayırıyoruz.

Hücre duvarındaki kitin, depoladığı glikojen, besinini dışarıda sindirmesi: ölçülen, gözlemlenen özelliklerle mantarın nerede durduğuna bakıyoruz. Penisilinden ekmeğe, kayaların üstündeki likenlerden ayağımızın altındaki gizli ağa kadar.

Ne Bitki Ne Hayvan: Mantar Aslında Nedir?: video kapağı
Yayın 24 Ekim 2026 Süre 12:30 YouTube'da izle

Markette bir an

▶ videoda 0:00

Geçen gün markette, elimde bir paket mantar, bir an durdum. Onu sebzelerin arasından almıştım. Domatesin, biberin yanından. Eve gidince de buzdolabının "sebzeliğine" koyacaktım…

o çekmecenin adı bile "sebzelik" çünkü. Ve tam o an fark ettim ki, elimde tuttuğum bu şey hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorum. Sebze mi? Değil.

Bitki mi? O da değil. Sonra daha tuhaf bir şey öğrendim: bu canlı bize, bir maruldan, turptan çok daha yakın. En çok tanıdığımızı sandığımız…

ama en az tanıdığımız canlılardan biri. Hem de her yerde — ekmeğimizde, ayağımızın altında, hatta şu anda bedenimizin içinde. Bugün, defterimizin ilk sayfasını ona ayırıyoruz.

Evrenin Defterine hoş geldiniz. Soracağımız soru ilk bakışta çok basit: mantar nedir? Ne bitki, ne hayvan — bu üçüncü bir yol.

Ama peşine düştüğümüzde, doğaya bakışımızın ne kadar eksik olduğunu göreceğiz. Şimdi, başlayalım.

234 yıllık hata

▶ videoda 1:11

Önce şunu bilmek lazım: bu garip canlıyı biz yüzyıllarca yanlış tanıdık. Hem de tam iki yüz otuz dört yıl. Bu zaman onu nitelendirdiğimizden, doğru bir yere koyana kadar geçen zamanın süresi. Gelin o hatanın hikayesine bir bakalım, çünkü gerçekten çok ilginç.

Yıl, 1735. İsveçli bir botanikçi var: Carl Linnaeus. Oturmuş, tüm canlıları sınıflandırıyor. Bugün hâlâ kullandığımız o ikili isimlendirme sistemi var ya — işte onu kuran adam.

Her canlıya iki kelimelik Latince bir isim veriyor. Gerçekten dâhi bir zihin; tarihin en düzenli kafalarından biri. Ama bir konuda çuvallıyor. Mantarları nereye koyacağını bilemiyor.

Şöyle bir düşünelim: hareket etmiyorlar, topraktan bitiyorlar, bir yere tutunup öylece duruyorlar. E, bitki olmasınlar da ne olsunlar, değil mi? Ve kararını veriyor: mantarlar bitkidir. Bu karar kulağa mantıklı geliyor.

Gözleme de uygundu. Ama tamamen yanlıştı. Peki bu yanlış ne kadar mı sürdü? Az önce dediğimiz gibi, tam iki yüz otuz dört yıl.

Ta 1969'a kadar. O yıl, Amerikalı bir ekolog, Robert Whittaker, çıkıp diyor ki: hayır. Mantarlar bitki değil arkadaş. Kendi krallıklarını hak ediyorlar; bitkiden de, hayvandan da, bakteriden de ayrıdır.

Bambaşka bir âlem. İşin tuhaf tarafı şu: bu ayrım yapılalı yarım asrı geçti, ama bilim hâlâ tam sindiremedi. Bugün dünyanın birçok üniversitesinde mantar bilimi, yani mikoloji, hâlâ botanik bölümlerinin altında okutuluyor. Alışkanlıklar, gerçeklerden inatçı oluyor bazen.

Ama asıl şok 1969'da değil, 1990'larda geldi. İnsanlık DNA'yı okumayı öğrendiğinde.

Bitki değil — peki ne?

▶ videoda 3:03

Hücrelerin içine, moleküllerin diline kadar inebildiğimizde, beklenmedik bir tablo çıktı karşımıza. Şimdi burada bir saniye duralım. Çünkü söyleyeceğimiz şey bir yorum değil. "Mantar şuradan türedi, buradan geldi, şunun kuzeni, bunun akrabası" gibi bir hikaye anlatmayacağım; çünkü onu kimse gözlemlemedi.

Biz sadece, herkesin laboratuvarda tekrar tekrar ölçebileceği dört somut özelliğe bakacağız. Her birinde aynı soru olacak: bu özellik bitkide mi var, hayvanda mı, mantarda mı? Hazırsak, başlayalım. Bir: hücre duvarı.

Her bitki hücresini saran duvar selülozdan yapılıdır; odunun, pamuğun, kâğıdın ham maddesi. Mantarınki ise selüloz değil, kitin. Peki kitin başka nerede var? Bir böceğin sırtındaki o parlak kabukta.

Bir yengecin kıskacında. Bir kelebeğin kanadında. Yani hayvanlar dünyasının zırhında. Bitkide bir gram bile yok; ama mantarın her hücresini sarıyor.

İki: enerji deposu. Bir bitki, fazla enerjisini nişasta olarak saklar — patatesteki, pirinçteki, ekmekteki o nişasta. Mantar ise glikojen olarak depolar. Peki glikojeni başka kim depolar?

Biz. Şu an, karaciğerimizde ve kaslarımızda glikojen var. Yani mantarla aynı moleküle güveniyoruz. Üç — ve bence en şaşırtıcısı: beslenme.

Bir bitki, besinini güneşten kendisi üretir; fotosentez yapar. Mantar bunu yapamaz. Tıpkı bizim gibi, dışarıdan beslenmek zorunda. Ama işte burada çok ilginç bir şey oluyor.

Şöyle düşünelim: biz yemeği ağzımızda çiğneriz, yutarız, midemiz içeride sindirir. Sindirim hep içeride olur. Mantar ise tam tersini yapıyor. Enzimlerini doğrudan yemeğinin üstüne salgılıyor.

Yani sindirimini dışarıda yapıyor — toprakta, ölü bir ağacın içinde, ekmeğin üstünde. Önce dışarıda eritiyor, sonra emiyor. Yani mantarın midesi, aslında bedeninin dışındadır. İçinde yaşadığı her şeyi, aynı anda sindiriyor.

Ve dört: proteinler. Hücrenin en temel yapı taşları; aktin, tübülin gibi moleküler makineler. Bunların harf harf dizilimini artık okuyabiliyoruz. Ve görüyoruz ki, mantarlarla hayvanlarda bu diziler neredeyse birebir aynı.

Bitkilerde ise belirgin biçimde farklı. Şimdi hepsini toparlayalım. Dört özellik: hücre duvarındaki kitin, depodaki glikojen, dışarıda yapılan sindirim, ve proteinlerin dizilimi. Dördünde de aynı sonuç çıkıyor.

"Var mı, yok mu?" diye sorduğumuzda, mantar bir bitkinin yanında dahi geçemiyor, ama bir hayvanın yanında duruyor. Ve şu detayı da bir kenara yazalım: kitin hem böcekte var, hem mantarda. Glikojen hem bizde var, hem mantarda. Aynı malzemeler, ayrı krallıklarda tekrar tekrar karşımıza çıkıyor.

Aynı kamçı, iki ayrı krallık

▶ videoda 5:59

Ve bu benzerlik tek bir molekülle de bitmiyor; daha da derine iniyor. Şimdi insan ve hayvanların sperm hücresine bakalım. Onu yüzdüren şey ne? Arkasındaki tek bir kamçı; kendini iterek ilerleyen bir kuyruk.

Sonra bazı mantarların sporlarına bakalım. Onlar da, tıpkı bir sperm hücresi gibi, arkalarındaki o tek kamçıyla yüzüyor. Aynı yapı, aynı itiş, aynı çözüm. Peki bitkide var mı bu?

Çiçekli bitkilerde hiç yok. Yosunun, eğreltinin üreme hücrelerinde kamçı var; ama onlarınki önde, ve birden fazla. Arkadan iten o tek kamçı, bitkilerin hiçbirinde yok. Yani hayvanlarla mantarlar yine aynı çözümü paylaşıyor; bitkiler ise bambaşka bir yolda.

Şimdi hepsini bir araya koyalım: hücre duvarındaki kitin, depodaki glikojen, dışarıda yapılan sindirim, proteinlerin dizilimi… ve bir de o tek kamçı. Her birinde de mantarın paylaştığı şey bitkiyle değil, hayvanla. Aynı çözümler, aynı malzemeler, ayrı krallıklarda tekrar tekrar.

Bunu bir kenara not edelim; çünkü defterimizin ilerleyen sayfalarında bu desenle çok daha sık karşılaşacağız.

Görünmeyen çoğunluk

▶ videoda 7:20

Peki bu krallık ne kadar büyük? İşte burada gerçekten sersemletici bir tabloyla karşılaşıyoruz. Bugüne kadar bilim insanları yaklaşık yüz elli beş bin mantar türü tanımlamış; isimlendirmiş, kayda geçirmiş. Kulağa çok geliyor, değil mi?

Ama tahminlere göre Dünya'daki gerçek sayı, iki ila dört milyon arasında. Bazı hesaplar on iki milyona kadar çıkıyor. Şimdi şu oranı bir düşünelim. En iyimser tahmini bile alsak, mantarların sadece yüzde beşini tanıyoruz.

Geri kalan yüzde doksan beşi ise isimsiz. Kayıtsız. Meçhul. Bir düşünelim: insanlık atomun içini haritaladı, kara deliklerin fotoğrafını çekti, milyarlarca ışık yılı öteki galaksileri saydı.

Ama kendi bahçesindeki toprakta yaşayan canlıların yirmide on dokuzunu hâlâ hiç görmedi.

Medeniyetimizi kuran sessiz ortak

▶ videoda 8:12

Peki bu yanlış tanıdığımız krallık, hayatımızın aslında ne kadar içinde? Tahmin edemeyeceğimiz kadar içinde; hem de binlerce yıldır. Ekmekle başlayalım. Bildiğimiz en eski ekmek izleri, on dört bin yıl öncesine kadar gidiyor; tarımdan bile eski.

Bugün hamuru kabartan maya ise tek hücreli bir mantar. Bira da, şarap da öyle; hepsi aynı küçük mantarın şekeri alkole çevirmesiyle var oluyor. Bilinen en eski şarap küpleri, sekiz bin yıllık. Yani insanlık daha yazıyı bile bulmadan, mantarlarla ortaktı.

Sonra ilaç var. 1928. Alexander Fleming, dağınık laboratuvarında bir hata yapıyor: bir bakteri kültürünü açıkta unutuyor. Döndüğünde, kültürün üstüne bir küf, yani bir mantar, yerleşmiş.

Ama tuhaf bir şey var: mantarın çevresindeki bakteriler ölmüş. O mantar bir silah salgılıyormuş. Adı: penisilin. Tarihin ilk antibiyotiği.

O küçük kazadan sonra kurtarılan hayatların sayısı, yüz milyonlarla ölçülüyor. Ve şu an, tam bu anda, bizim bedenimizde bile var. Bağırsağımızda, cildimizde, ağzımızda yaşayan bir mantar topluluğu. Adına mikobiyom diyoruz.

Yani biz, aslında yürüyen birer mantar ekosistemiyiz; sadece haberimiz yok.

İki krallık, tek beden: liken

▶ videoda 9:28

Bir şey daha var. Mantarlar yalnız da yaşamıyor; ortaklık da kuruyor. Şunu hepimiz görmüşüzdür: bir kayanın üstünde, soluk yeşil-gri, kabuk gibi bir şey. Mezar taşlarında, ağaç gövdelerinde, eski çatılarda.

Çoğumuz onu yosun sanırız. Oysa değil. Onun adı liken. Ve liken aslında tek bir canlı bile değil; iki ayrı krallığın tek bedende birleşmesi.

İçinde bir mantar var, bir de fotosentez yapabilen bir alg. İş bölümü de şöyle: alg güneşten şeker üretip mantarı besliyor. Mantar da algı sarıp sarmalıyor; ona su tutuyor, mineral veriyor, sıcaktan ve kuraklıktan koruyor. Tek başına hiçbirinin yaşayamayacağı yerlerde, ikisi birlikte yaşıyor.

Çıplak kayada. Kutup soğuğunda. Çölün ortasında. İki ayrı krallıktan iki canlı; tek bedende, tek bir hayat.

Demek ki doğada sadece rekabet yok; bu kadar sıkı bir ortaklık da var.

Gördüğümüz sadece şapka

▶ videoda 10:26

Son bir şey kaldı. Belki de en önemlisi. "Mantar" dediğimizde aklımıza gelen o şapkalı şey var ya; o, aslında canlının kendisi bile değil. O sadece meyvesi.

Tıpkı bir elma ağacının elması gibi. Elmayı görürüz, toplarız, yeriz; ama ağacın gövdesi, kökleri, asıl bedeni bambaşka yerdedir. Mantarda da öyle. O şapka sadece üreme organı; sporlarını rüzgâra bırakmak için kısa bir süreliğine yüzeye çıkardığı kısım.

Peki asıl canlı nerede? Toprağın altında. İnce, beyaz iplikçiklerden oluşan, kilometrelerce uzanabilen devasa bir ağ. Adı: miselyum.

Ve işte o ağ, sandığımızdan çok daha büyük, çok daha eski, çok daha bağlantılı. Ağaçları birbirine bağlayan, ormanın altında sinyaller taşıyan o gizli internet. Ama o, defterimizin bir sonraki sayfasının konusu.

Kapanış

▶ videoda 11:22

Bugün çok basit bir soruyla başladık: mantar nedir? Ve gördük ki, markette sebze sandığımız o canlı, aslında hayatın üçüncü büyük yolu. Bitkiden apayrı, ama bize şaşırtıcı derecede yakın. Ekmeğimizi kabartan, hayatımızı kurtaran, bedenimizde yaşayan; ama hâlâ yüzde doksan beşini hiç görmediğimiz bir krallık.

İki yüz yıl boyunca, en mantıklı görünen cevaba inandık. Ve yanıldık. Sonra masalı bırakıp bakmaya, ölçmeye başladık. Belki de bu sayfadan aklımızda kalması gereken tek şey şu: gördüğümüz şey, çoğu zaman hikayenin sadece şapkası.

Çünkü her hafta, defterimize yeni bir sayfa ekliyoruz. Defterimize bir sayfa daha eklediğimiz için teşekkürler. Kendinize iyi bakın, evrene dikkatle bakın.

Görüşmek üzere.

Bu sayfanın metni, videonun anlatımıdır. Çizimler yapay zekâ ile üretilmiştir; anlatıcı sesi yapay zekâ sesidir. Kanıt görselleri gerçek kaynaklardan alınmış ve aşağıda belirtilmiştir.